Sokağımdan Tarih Yazıyorum
  ana sayfa >>
Kâğıthane yemyeşil bir ağaçlıktı, gezmeye doyamazdın
İlçemiz Beyoğlu, nahiyemiz Şişli, köy de Kağıthane'dir. Ehliyetimde aynen böyle yazar...
Anadolu'dan, Kağıthane Talatpaşa'ya yolculuk
Eski Kağıthane'yi aramıyor değilim
Kimse yoktu buralarda, in cin top oynuyordu
Bir gün dedik: hadi denize gidelim! Deniz?: Akan dere!
Görüyorsunuz televizyonda. Kâğıthane iyi olmuş, benim karnım doymadıktan sonra neye yarar?
Kağıthane'nin iki üniversite mezunu, sıra dışı berberi: İbrahim Varlık
Yazın iki film birden oynatırdık. Üç bin kişi gelirdi.
Zincirlikuyu'dan buraya kimse geçemezdi
Kağıthane'nin iki üniversite mezunu, sıra dışı berberi: İbrahim Varlık

Adım İbrahim Varlık, Balıkesir Gönen doğumluyum, uzun yıllar önce gelip Kağıthane semtine yerleştim, Kağıthane semtinde esnaflık yapmaktayım, esnaflığın yanında kariyerimin daha da gelişmesi için dışarıdan ortaokulu bitirdim, liseyi bitirdim. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuyum, Marmara Üniversitesi İşletme mezunuyum, hala Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü öğrencisiyim, son sınıf, şu anda Bahçeşehir Üniversitesi’nde “Liderlik Semineri”ne devam ediyorum, 3 çocuk babasıyım…

 

İbrahim Varlık/ Esnaf

O zaman bayan kuaförü almıştık, saçları birayla ıslatıyorduk

 Küçüklüğümde yapmak istediğim meslek, avukatlık mesleğiydi ama maalesef ailemin imkanları buna el vermediği için avukat olamadım. Ben 6 yaşındayken Balıkesir Gönen ilçesinde sabah erkenden kalkardım. Sabah namazıyla simit satardım. Giderdim fırına sıcak simit alırdım üstelik de aynı bulunduğumuz ilçeden ziyade köylere giderdim, 5 kilometre 6 kilometre 7 kilometre giderdim. O zaman kimsede para yok, para da alamıyorsun, simidi veriyorsun evden yumurta alıyorsun. Yumurtaları topluyorum getiriyorum, pazarda satıyorum, aynı zamanda gidip pazarda gazoz satıyorum, o zaman yazlık sinemalarda gazoz satıyorum, ondan sonra pazara gidiyorum işte geliyor bir yaşlı teyze ‘aman çocuğum bende fide var fide’ Ne fidesi? Domates fidesi, biber fidesi, patlıcan fidesi... hadi onları götürüp satıyorum. Bizim çocukluğumuzda yağ, tuz, şeker, gaz en önemli gereksinim bunlardı çünkü elektrik yoktu. Onun için mutlaka gaz almak lazım, şeker almak lazımdı, o zaman pancar şekeri veya şeker olmadığı zaman pekmez kullanıyordu halkımız, yağ almak lazımdı yemek yapacak anamız tabii. Bunları yapardık, Gönen ilçesinde ilkokulu bitirdim ama ilkokulu bitirdiğim zaman hemen orada berber çıraklığına başladım, ondan sonra bir süre orada kaldım. Akabinde hemen İstanbul’a geldim, benim amcam vardı İstanbul itfaiye müdürüydü kendisi o zaman… Önce kulüp başkanı sonra müdür oldu, onun yanına geldim. Onun çocuklarıyla beraber birlikte kalıyordum, ben Eyüp’ten kalkıyordum o zaman minibüsle erkenden Şişli’ye gidiyordum, Şişli’de çalışıyordum, daha sonra Kağıthane’ye gelip yerleştim. Burada işte esnaflığa başladım, 15 yaşında dükkan açtık. Çok korkardım birisi gelip 2 tokat atacak ‘ver kasadaki parayı diyecek’ diye, çünkü kendimi koruyamıyorum ki dükkanı nasıl koruyacağım. Ama böyle güçlü kuvvetli insanlara çay söylüyorum ‘aman ağabey gel şurada otur, aman birisi bana dokunmasın’ diye. Böyle bir pozisyonum var, ondan sonra 1970’li yıllarda asker oldum. İstanbul Harbiye Ordu Evi’nde askerliğimi yaptım, o günkü komutanlar bifiil Harbiye Ordu Evi’ne gelirlerdi, onların saçını keserdim, heves ettim eşlerinin saçını yapardım oradaki kuaförde, bayan kuaföründe… Harbiye ordu Evi şefiydim ben, orada mesela etrafımda 74 tane asker vardı. Harbiye Ordu Evi’nin müdürü bir albay var, ondan sonra ben geliyorum şeftim,  düğün salonları tüm müzisyenler, o günkü şarkıcılar gelip orada, düğün salonunda şarkı söylüyorlar. Düğün sahibi geliyor diyor ki ‘ben ekstradan bir sanatçı istiyorum’, ‘kimi istiyorsun?’ Ogün Koç’u, Erol Büyükburç’u işte. O zamanki sanatçılardan Başar Tamer ondan sonra Yıldırım Gürses tüm sanatçıları oraya davet ederdik ekstradan. Askerlikten sonra kadın berberliğine heves ettik. Kağıthane’de ilk kadın berberini ben açtım, ilk erkek kuaförünü ben getirdim Kağıthane’ye, kadın berberliğini bildiğim için hem kadın berberliğini hem erkek berberliğini harmanlayıp farklı bir şey yarattım, ondan sonra herkes akın akın bana gelirdi o zaman. Kağıthane bir değişim içerisinde, acaba bu adam ne yapıyor? Nasıl yapıyor? O zaman bayan kuaför almıştık, saçları birayla ıslatıyor, mizanpire makinelerimiz var, saç kurutma var onun içerisine koyuyoruz, bu file çorapları takıyoruz saçlar bozulmasın diye. O saçları yapıyor, bir de fön çekiyor, herkes böyle imreniyor ‘yahu nasıl yapıyor da millet böyle kuyruk oluyordu orada’ diyorlar. Tabii bu yenilik 10 yıl devam etti.

 

Hakikaten öğrenmenin yaşı yok

 1980’li yıllarda gittim baktım hemen dükkanı biraz büyüttüm ve onun yarısını bu defa şey yaptım, video kulüp yaptım. Video o zaman, böyle siyah beyaz televizyonlardan renkli televizyonlara geçiyoruz, renkli televizyona geçerken o zaman video kulüpler yeni yeni, kimse bilmiyor tabii ve İstanbul’da ilk stüdyoyu açan şu an Sibel Can’ın kayınpederi Selçuk Ural, o Etiler’e açtı ikincisini de Serdar Gökhan Beşiktaş’ta açtı. Üçüncüyü İbrahim Varlık Kağıthane’ye açtı. İbrahim Varlık bunu geliştirdi. O zaman Amerika’da filmler oynuyor Sylvester Stallone’nin filmleri oynuyor hemen kopyası bize geliyor, biz üretiyoruz. Millete, piyasaya sürüyoruz ve o zaman telif yasası çıkmamıştı ve Varlık Stüdyosu’nu kurdum. Bir sürü kaset üretiyoruz. Bütün piyasada çok güzel geliştik ondan sonra inşaat sektörüne geçtik, müteahhitlik yaptım. Bir sürü inşaatlar yaptım sağda solda etrafta, sonraki yıllarda baktık ki her şey para kazanmak demek değil, eksiklerimizi gidermemiz lazım. Ne yapmak lazım? Çok daha iyi konuşmak lazımdı, hitabet sanatını bilmek lazımdı, diksiyonu düzeltmek lazımdı. Bu defa başladım dışarıdan ortaokulu bitirdim. Okmeydanı’nda Cevdet Şamikoğlu Ortaokulu var, onu bitirdim,  ondan sonra dışarıdan Görkem Akşam Lisesi’ni bitirdim, Aksaray’da, Anadolu Üniversitesi’ne girdik, halkla ilişkiler bölümü, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdim, işletmeyi. Kağıthane’de ilk Kağıthane gazetesini burada zamanında ben çıkardım, burada Mehmet Emin Sungur vardı eski Şişli belediye başkanı, Fatma Girik’ten de önce, biz onunla beraber “Gecekondu” diye bir gazete çıkardık, çünkü gecekondu vardı, varoş insanlar vardı. Hala devam ediyor kariyerim ama şimdi öğreniyorum ki hakikaten öğrenmenin yaşı yok... Ben askerlik yaptığım dönemde gençlik olayları vardı. Öğrenciler yürüyor ondan sonra okumak istemiyorlar falan yürüyüş yapıyorlar. Allah rahmet eylesin İsmet İnönü vardı, onun bir kelimesi benim çok hoşuma gitti, dedi ki ‘Yahu ne biçim gençlik bu’ dedi ‘böyle gençlik mi olur?’, ‘Ben’ dedi ‘bakın kaç yaşındayım’ 80 küsur yaşındaydı o zaman. ‘Ben’ dedi ‘hala günde 5-6 tane gazete okurum efendim birkaç tane mecmua okurum kitap okurum hala bu yaşta okurum…’ Demek ki okumanın yaşı yok, İslamiyet’te de böyle Peygamberimiz ne diyor ‘ilim Çin’de de olsa gidin alın...’ Öyle değil mi? Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Olmaz, değil mi? İnsanın dünüyle bugünü eşit ise o insan kayıptadır… Demek bu bir felsefe, demek ki insanlar her gün kendisini düne göre yenilemeli... Ben hala şu anda İstanbul Gazeteciler yönetim kurulu yedek üyesiyim, aynı zamanda Gezginler Kulübü yönetim kurulundayım. Birkaç tane musiki derneğinde yöneticiyim, korolara gidiyorum işte musiki, bu akşam Beyoğlu Musiki Derneği konseri var oraya davetliyim. Aylık bir dergi çıkarıyorum “Anı” diye bir dergi. 30 küsur senedir bu derginin de genel yayın yönetmeniyim. Efendim gazetelere yazılar yazıyorum... 80’in üzerinde ülke gezdim, Türkiye’de gezip görmediğim yer kalmadı, onun için her güne göre kendini geliştirmek lazım. Uzun zaman tiyatro yaptım. Mesela çocuk tiyatrolarında oynadım. Benim ustalarıma çok büyük saygım vardır. Üstün Asutay’lar, bilmem bilir misiniz? Üstün Asutay’lar ondan sonra, Selahattin Taşdöğen’ler, Erkan Taşdöğen’ler ondan sonra Doğu Erkan’lar böyle bir ekiple tiyatro yaptık, hatta bu hevesim o çocuk tiyatroları oynadığım Türk Ticaret Bankası çocuk oyunlarında tekrar depreşti. Geçen yıl Altunizade Kültür Merkezi’nden Gülşen Atik diye Nejat Uygur’un yönetmeni bir arkadaşım telefon etti.  ‘Oynar mısın?’ dedi, orada da bir şey oynadık yeni orta oyun oynadık, orada da bir bacı rolünü oynadım: ‘Arap Bacı’. Gittim Kuştepe’den çingenelerden bir şeyler aldım onların böyle şalvarını aldım, elbisesini, kıyafetini aldım, götürdüm bir güzel yıkattım, temizlettim, orada bir zenci kadın rolü oynadım.

 Ne derler hani meyve veren ağaç taşlanır değil mi? Tırnağın varsa kaşınırsın yani bu tür şeylerin değil mi? Özellikleri sende bir özellik olmasa zaten kimse seni eleştirmez. Kimse seninle konuşmaz kimse sana önem vermez, o zaman önemini artırabilmek için ne yapacaksın, bilgi dağarcığını genişleteceksin…

 

Benim çocukluğumda Kağıthane Meydanı’nda yolun karşısına geçebilmek için takriben bir buçuk saat beklemek lazımdı, çünkü beşyüz tane manda geçiyordu...

 

Benim çocukluğumda Kağıthane bir köydü

 Benim çocukluğumda Kağıthane bir köydü, nasıldı Kâğıthane İstanbul’un kileriydi deposuydu, ambarıydı. Kağıthane’de ki bütün İstanbul haline buradan lahana, pırasa, domates, biber, patlıcan aklınıza ne geliyorsa tüm sebzeler giderdi. Kahvaltılık süt işleri falan yine Kağıthane’den giderdi. Ben çok daha önceleri Kağıthane’deki kişilerden duyduğuma göre, Kağıthane halkı sırtında odun taşıyarak Şişli Camisi’nin orada odun pazarı varmış, orada odun satarlarmış. Yine benim çocukluğumda Kağıthane Meydanı’nda yolun karşısına geçebilmek için takriben bir buçuk saat beklemek lazımdı, çünkü ‘Ne için diyeceksiniz?’  500 tane manda sürüsü geçiyordu ve mandalar çok ağır hareket ediyorlardı. Hatta ‘Mandıra Sokak’ diye bir sokağımız da vardır, Kağıthane’de şu andaki Sadabat Tiyatrosu’nun önündeki o bölümde beklerdik ki mandalar geçsin biz de öyle geçelim diye. O zaman mezbaha da vardı. Kağıthane, Alibeyköy, Sütlüce mezbahaları, Avrupa yakasında 3 tane mezbaha vardı. Anadolu‘dan gelen hayvanların kesimi burada yapılırdı. Hayvanlar buradan kaçar esnafların dükkânına girer, camını kırar, hatta benim dükkanım yol kenarıydı o zaman, Atatürk heykelinin hemen arkası, büyük bir manda geldi bir çarptı şöyle, içeri girdi, benim yan tarafımda bir ayakkabıcı dükkanı vardı, onun büyük aynaları vardı, hayvan kendini görünce arkadaşı zannetmiş, dükkana girmiş, müşteriler tezgah altından çıkarıldı. Şu anda Sadabat Parkı denen yerde eski Levazım Okulu vardı, askeri birlik, yedek subaylar mezuniyet törenlerinde eğlence düzenlerdi. O günün assolistleri Zeki Müren’ler, Muzaffer Akgün’ler, Rıza Akbayram’lar, Nuri Sesigüzel’ler, Ahmet Sezgin’ler okula gelip konser verirlerdi. Şu anki Kâğıthane Karakolu’nun tam karşısında bulunan yerde bir çay bahçesi vardı, gazino vardı.       

 

Sosyal dayanışma varmış Osmanlı zamanında

 Kağıthane’nin ilk kuruluş aşaması olarak, Kağıthane arazisi, Kanuni Sultan Süleyman’ın Süt Kardeşi Daye Hatun’a vakfedilmiş. Kanuni Sultan Süleyman ve dolayısıyla vakfettiği için o hanım efendi de Allah rahmet eylesin, bu Kağıthane’de ki ‘Sadabat Daye Hatun Camisi’ni kuruyor ve o vakıfta şöyle bir şey. Kağıthane’de yetişen tüm gençlerin sünnetleri ve evlenmeleri, o düğün masrafları buradaki bu çayırlardan toplanan, biçilen çayırdaki otlar satılacak ve arazilerdeki ekinler satılacak, onlardan gelen gelirle karşılanacak, yani Kağıthane’de çok güzel bir sosyal dayanışma varmış Osmanlı zamanında… Eskiden Topkapı Sarayı’nda ki o zamanki padişahın kızları, sevda çekiyorlar ama kavuşamıyorlar, kız hasta oluyor, o zaman ince hastalık şimdi verem derler, rengi soluyor, halsiz, bitkin oluyor. Genç kızları tedavisi için Kâğıthane’ye gönderirlermiş, buranın havası çok iyi geliyor, 5-6 ay burada kalıyor kızlar sağlığına kavuşuyor. Lale bahçeleri Kâğıthane’de Şair Nedim’in tüm şiirleri, dizeleri burada Kâğıthane’de... Şöyle lale bahçeleri içerisinde rengârenk Dünya’da hiç görülmemiş, Avrupa’da bulunmayan siyah lale dahi Kâğıthane’de var. O kadar gelişmiş ki Lale devrinde... Lale bahçelerinde o zamanın padişahların yakınları, işte akrabaları onlar kaplumbağaların üzerine mum dikiyorlar, Lale bahçesinin içerisine salıyorlar, o kaplumbağalarla rengârenk renk cümbüşü oluşuyor. Kâğıthane deresi o zaman tertemiz, pırıl pırıl... Çocukluğumda buranın yaşlıları anlatıyordu, topluca sünnet törenleri yapılıyor ve padişah da Kâğıthane köyünü ziyarete geliyor, o zaman sandallarla geliyor. O zamanki çocuklar toplanıyorlar ‘padişahım çok yaşa, padişahım çok yaşa’ diye bağırıyorlar, padişah da çok mutlu oluyor ve çıkarıyor kesesini onlara torbayla küçük mecidiye altını atıyor. Anlatanlar da işte biz çocuğuz diyor o zamanlar, hemen atlarlarmış derenin kenarına, düşüyor tabii mecidiyeler, çocuklar da onları almak için yuvarlanırken falan dereye düşüyorlar. Çok komik olaylar yaşanıyor.

 

Kağıthane otobüs durağının yerinde tren istasyonu varmış

 Kağıthane çok enteresan bir yerdir, ama günümüzdeki Kağıthane çok farklı... Günümüzdeki Kâğıthane 2 tane çevre yolunun tam ortasında, çok değerli, çok güzel bir yer. En çok yeşili olan bir yer. Hiçbir ilçede Kağıthane’de olduğu kadar kişi başına yeşil alan düşmez. Kâğıthane’nin özelliği, Belgrad, Fatih ormanlarına çok yakın olması ve dolayısıyla Karadeniz’e çok yakın olması. Ve de zamanında Kâğıthane’de, mevcut şu anda bulunan otobüs durağının bulunduğu yerde, tren istasyonunun olduğu... Hatta bunun gün yüzüne çıkışı, bizim bilgilerimizi aktararak Kâğıthane Belediyesi bunu kitap haline getirdi. Orada Enver Paşa Tren İstasyonu vardı. O tren istasyonu burada Karaburun-Çiftalan tarafına gidiyor, Karadeniz’in kenarına, oradan efendim kömür yükleniyor, o kömürler geliyor, Silahtarağa’daki santrale geliyor, o kömür orada yakılıyor ama zamanla bu tren istasyonu önemi kaybediyor, yok oluyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş’ın verdiği söze göre Kağıthane’deki o eski tren istasyonu, o eski nostaljik vagonlar getirilecek ve yine burada bir tren istasyonu kurulacak, buradan Karaburun’a lokanta. Yani o lokomotiflerin içerisinde yemek yenilecek, herkes yemek yiyecek, ormanın içerisinde aynı zamanda doğal hayvanat bahçesi. Bakın Kemerburgaz’ı geçince orası böyle hayvanat bahçesi, hayvanlar böyle rahat gezecekler, sen de trenle onların arasından geçeceksin, yemeğini yiyeceksin, içkini içeceksin keyifle...

 

Kağıthane Türkiye’nin Hollywood’u, Bollywood’u...

 Kağıthane İstanbul’a çok yakın ama İstanbul’a tezat teşkil edebilecek bir Anadolu köyü havasındaydı. Sonra da yavaş yavaş gelişmeyle, 60’tan sonra gecekondu furyasıyla Kağıthane köyü bu sefer köylükten çıktı, azman bir kasaba havasına girdi, gecekondulaşma ve 60’tan sonra Kağıthane sanayi bölgesi ilan edildi. Tüm fabrikalar Kağıthane’ye geldi, tüm sanayiler... Neden? Çünkü Kağıthane deresinin kenarına o pis atıklarını verebiliyorlardı. Kağıthane gecekondulaşmada İstanbul’un 1 numaralı ilçesi haline geldi. Sonra belde oldu, daha sonra ilçe. Şişli adliyesi Kağıthane’deydi. Böyle hareketli dönemler yaşandı, adliyesi kaymakamlığı vergi dairesi falan, şimdi günümüzde ilçe hudutlarının dışına taştı bunlar... Kağıthane Türkiye’nin Hollywood’u, Bollywood’u... neden diyeceksiniz. Hemen şu Garanti Bankasının alt kısmında sinema filmlerinin yapıldığı o günkü şehir tiyatrosu oyuncuları Agah Ün, Hadi Ün  ve o ailenin babası Kazım paşanın beldesi Kağıthane’ydi. Şu meydandaki Yapı Kredi dahil, onlara aitti. Burası ormanlık bir alandı, şuraya benim geçmem mümkün değildi, yılanlar falan, aklına ne geliyorsa her şey vardı burada. Onun için çok doğal film platosuydu burası. Hatta eskiden o bahsettiğim yıllarda ‘Vurun Kahpeye’ gibi filmler hep burada çekilmişti. Hatta yıllar sonra Cahide Sonku bir anısında ‘bütün hayalim para kazanıp biriktirip Kağıthane’de stüdyo kurabilmek’ demişti, yani Kağıthane böyle bir yerdi... Hadi Ün var, Agah Ün var bahsettiğim, hala onların çocukları devam ediyor şehir tiyatrosunda. Mesela, Hadi Ün, Agah Ün şehir tiyatrosunda oyuncu ve yönetmenlerdi. ‘Kağıthane’de bu çalışma devam ediyor mu?’ derseniz... Göç ettiler, öteki dünyaya göç ettiler, çoluğu çocuğu torunları kaldı, ama şu anda günümüzde mesela bir sürü sanatçı var burada oturuyorlar. Ayşen Gruda’lar, bilmem Nuri Alço’lar, şak şuka Tarık Mengüç’ler falan... Kağıthane onun için günümüzde çok farklı bir şey oldu...

 Kağıthane’de Hıdrellez şenlikleri çok güzeldi. Tüm İstanbul buraya gelip hıdrellez şenliklerine katılırdı. Tüm oyunlar burada oynanırdı. Yeşil alan olduğu için, İstanbul’daki insanlar gelip burada piknik yapardı, Kağıthane deresinin kenarında… Kağıthane deresi bugünkü gibi değil, o zaman çok berrak, pırıl pırıl sular akıyor, balıklar bol... Öyle bir yerdi. Onun için Kağıthane’deki o zamanki insanlar, daha çok böyle şehir özentisi. Biz buradan mesela Şişli’ye giderdik işte, o zaman Site Sineması yeni açılmış, yeni yeni gece kulüpleri, son duraklar şunlar bunlar, onlara heves eder toplanırdık, oralara giderdik. Kağıthane’nin bahsettiğim gibi dünü çok da güzeldi, çünkü, işte burayı bir bahçe düşünün, Osmanlı sarayındaki insanlar sıkılıyor, bunalıyor, geliyor burada bahçede piknik yapıyor, eğleniyorlar, mutlu oluyorlar ama değişim tabii, zaman içerisinde değişime uğradı bunlar… Ne oldu? Yavaş yavaş gecekondulaşma, Kağıthane deresine fabrikaların pis atık sularını vermesi... bu değişime Kağıthane ayak uyduramadı. Ama günümüzdeki Kağıthane düne göre o değişimi kısa zamanda yakaladı. Nasıl yakaladı? Şu gördüğümüz mesela Kağıthane Deresi. Yeni yapılan ihaleyle önümüzdeki sene boğazdan gelecek su irsale hattı ile büyük binlik borularla Ayazağa köyünden buraya gelecek ve dolayısıyla buradan bir sirkülasyonla Haliç temizlenecek. Çok enteresan bir şey Kağıthane ve bir önceki belediye başkanının daha güzel bir fikri vardı, Celal Altınay kulakları çınlasın, o yine Nurtepe ile Fikirtepe arasına teleferik kurmayı istiyordu. Hatta İsviçre’den mühendisler geldi, ölçümler yapıldı günlerce... Teleferik... Nurtepe’den bineceksin, efendim Hürriyet Tepesi yani Şişli’nin girişine ineceksin... Ne kadar güzel, hoş bir şey... Şimdi günümüzde Kağıthane’de mesela metrolar yapılıyor, ulaşım alanları genişledi, bir sürü şirketin ilgi alanı oldu, çünkü iki tane otoyolun tam ortası, cazibe merkezi oldu...

 

 Kağıthane bence keşfedilmeyen bir değer

 Yani buradan Şişli 3 km, Taksim 6 km, Mecidiyeköy 3 km... Bu kadar yakın merkezi bir yer, hiçbir yerde bulunmaz, oksijeni bol, doğası bol, Kağıthane bence keşfedilmeyen bir değer, daha tam anlamıyla değeri bilinmiyor bana göre...Yani asıl o değeri bilinse çok daha farklı şeyler olur, tabii zaman içerisinde keşke olmasa! Keşke olmasa! Bu haliyle kalsın, mesela örneğin şuraya yeni bir stad yapıldı, şu Kağıthane hududundan ileri, nedir Aslantepe diye. Kağıthane’de, şimdi oradan geçerken benim içim cız ediyor, niye cız ediyor? Çünkü orası orman yani tam o Ayazağa köyünün ormanının başlangıç yeri ve oradaki o insanların yaptığı tezahürat, o arabaların maça gelirken çıkaracağı egzoz kokuları... orada ne bir böcek kalacak, ne bir kelebek kalacak, ne bir kuş kalacak, ne bir kurbağa kalacak! Öyle değil mi? Doğayı kirleteceğiz... Yani bizim amacımız doğayı kirletmemek, bundan 5 ay önce Sirilanka’ya gittim, Hindistan’a gittim ondan sonra... Oradaki insanları gördüm. Oradaki insanlar Budist, Buda’ya tapıyorlar, ama hiçkimse bir tane bir çöp bırakmıyor, o küçücük çocuklar geliyor Buda heykeline ne yapıyor? Minnet ve şükran borcunu sunabilmek için en güzel kıyafetlerini giyiyor, geliyor ve bakıyorum pencereme mesela, kaldığım otelin penceresine, maymunlar geliyor, camı böyle tıklatıyorlar, bir şey istiyor senden, muz istiyor, meyve istiyor. Filler ona keza rahat rahat geziyor, böyle çıkıyorsun dışarı, aa filler geziyor, tavus kuşları, insan imreniyor ama biz maalesef Türkiye’mizde katlediyoruz, doğanın kıymetini bilemiyoruz. Yine yaptığım yurtdışı gezilerinde de insanları gördüm, oradaki gençliği, herkeste bir altyapı var ama bizim gençliğimizde altyapı oluşmamış, yani bizim insanlarımız tüketmeye çok alıştırılmış, her şeyi tüketiyorlar, her şeyi tüketiyorlar, mesela pet şişeler kullanılıyor, doğayı kirletiyoruz, nereye gitsen pislikten geçilmiyor, yani ben bunları sevmiyorum, keşke bunlar olmasa…

 

Herkesin ayağında bluejean olmasa

 Keşke gençliğimiz daha bilinçli olsa, çok daha okumaya hevesli olsa, değil mi? Herkesin ayağında bir bluejean pantolon olmasa, değil mi? Güzel güzel biz pamuklu kumaşlarımızı giysek, değil mi? Eskiden kese kâğıtları vardı, biz alışveriş ettiğimiz zaman, öğretmenlerimiz derdi ki ‘oğlum, çocuğum bak kitap ve dergi almaya paranız yetmiyor ama bakkaldan alışveriş yaptığınız zaman veyahut işte pazardan alışveriş ettiğiniz zaman, alın o kese kâğıtlarını’, o kese kağıtları, eski okunmuş gazete kağıtlarından yapılırdı eskiden şimdiki gibi sarı kağıtlar gibi değil, onu hamurla yapıştırırlardı evlerde. O kağıdı hemen alırsın gazete almaya paran yok gücün yok ama o gazeteyi okursun günceli takip edersin, o zaman radyo yok televizyon yok, yani okuma alışkanlığı sonra, daha sonra bizim Tommiks’lerimiz Teksas’larımız vardı, neydi çizgi romanlar ama o kadar serüven ki heyecan... insan sıkı sıkı takip ediyordu. Dolayısıyla yıllar sonra benim üniversitede hocam, ah bir baktım bir gün derse Tommiks, Teksas, Zagor alıp gelmiş. Hocam dedi ki ‘İbrahim bey bu Tommiks Teksas’taki, mesela kahramanlar, cezaevinden kaçabilmek için tünel kazıyorlar, o tünel günümüzdeki kanalizasyonla ilgili... günümüz onlara borçlu…’ Yani o kanalizasyon kazımı tüneller, metrolar falan o günkü okunan o çizgi roman kahramanlarından, yani o bilgileri onlardan biz alıyoruz, çok enteresan bir şey, değil mi? Bunlar insanın ufkunu açıyor bence, gençlerin çok okuması lazım çok düşünmesi lazım ve telefonlarla daha az konuşması lazım. Çok okuyacak ve çok hayal kuracaksın, ne kadar çok hayal kurarsan o zaman yaşamın daha da renklenir, değil mi? Ufkun açılır. Ama biz maalesef bilgisayarın başında durmadan aaa onunla çetleşelim, bununla çetleşelim, ne oluyor zamanı boşu boşuna öldürüyoruz, aslında Amerikan emperyalizminin de yapmak istediği bu: hep bizim gençlerimizin beyinlerini satın alıyorlar, değil mi? İşte böyle oyunlarla moyunlarla zaman tüketiyoruz, ama benim siz gençlere tavsiyem mutlaka çok okuyun, çok okuyun, Osmanlı tarihini çok araştırın, yani bizim geçmişimizin geleceğimize ışık tutması lazım, yani sizlerden beklentimiz bu, inşallah çok daha başarılı olacaksınız, çünkü ben sizin gözlerinizdeki o pırıl pırıl o ışığı görüyorum…

Kağıthane
 
Röportaj Ekibi
Bahar Gürsakal
Burcu Buran
İlker Arslan
Zenihşan Gündoğdu
 
Ses Kaydı
 
İlçe Hakkında Bilgi
Kağıthane ilçesi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız.
 
Online Gazete
Kağıthane gazetesini online okumak için tıklayınız.
 
Bu proje Habertürk'ün ana sponsorluğu ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın katkıları ile Genç Hayat Vakfı tarafından yürütülmektedir. Yayın içeriklerinin sorumluluğu yalnızca Genç Hayat Vakfı'na aittir.